
Uçak yere iner inmez aynı anda ve telaşla açılan emniyet kemerlerin sesi duyuluyor. Ve aynı anda bütün uçaktakiler ayağa kalkıyorlar. Ve yine koro halindeki mekanik ses. Aynı anda üst bagaj kapaklarının açılma sesi duyuluyor. Herkes bu kadar senkronize bir telaş halindeyken yerinde oturmaya devam eden bedenime bir tedirginlik gelip yerleşiyor. Uçağın kapıları açılmadan inemeyeceğimiz bilgisinin beni yerimde tuttuğunu hatırlayarak rahatlatıyorum kendimi. Ama yine neden yerimden ayaklanmadığımı sorgulayan birkaç bakışı üzerimde hissedince aynı tedirginlik geri dönüyor bedenime. Yerimden kalkmasam da her an yerimden kalkacak bir pozisyon veriyorum bedenime oturduğum yerde. Yan tarafımda oturan adamın elinde tuttuğu çantayla yarış çizgisinde koşuyu başlatacak atışı bekler pozisyonda beklediğini fark ediyorum.
Koşuyu başlatan atış başlasa benim varlığımın ona engel olmayacağını fark ediyorum gözlerinde. Beni hiç fark etmiyor, fırlayıp çıkmak için benim yol vermem gerektiğini bile fark etmiyor sanki. Beni çiğneyip geçecek. Sonra telaşlı insan bedenlerinin aralıklarından ayaklanmış kafalardaki gözleri gözden geçiriyorum tek tek. Hepsinde aynı telaş, aynı hedefe kilitlenmiş kararlılık, başlayacak bir yarışın başlangıcında başlama atışını bekleyen yarışçıların ifadesi. Bedenimdeki sakinliğin gittikçe artan bir gerginliğe dönüşmesi daha fazla yerimde oturmama izin vermiyor. Gayriihtiyari ayaklanıyor bedenim. Ben de diğerleri gibi bedenime başlayacak yarışa hazırlanan koşucu pozisyonu vermeye çalışıyorum, fakat bir türlü etrafımdaki insanların pozisyonunu oturtamıyorum bedenime. Bir an bedenimi tüm bu bedenler arasında ayrıksı, yabancı, hatta çırılçıplak hissediyorum. Evet evet çırılçıplak en doğru kelime.
Sakin ve sessiz bir güne uyanıyorum dünkü gerginliğin ardından. Bahçeli bir evin balkonunda kahvaltı yapıyorum. Kuş sesleri var. “reçelden biraz daha yesene, sen seversin vişne reçelini” diyen anne şefkati eşlik ediyor kuş seslerine. Bir önceki geceden kalma gerginlik bir an yalayıp geçiyor bedenimi, biraz sonra kalkıp şehre inmek zorunda olduğumu hatırlayınca. Çok sevdiğim vişne reçelinden az yiyorum. Metro ile gitmeye karar veriyorum. Oldum olası sevmemişimdir belediye otobüslerini. Tıkanan trafik bende hep bir hücrede hapsedilme duygusu yaratmıştır. Otobüse binmek yerine yürüyerek gidiyorum metro durağına. Metro durağının önü oldukça sakin. Beş on kadar insan koşturarak metrodan içeri giriyorlar. Şehre karışmaktaki huzursuzluğumu biraz dağıtıyor metro durağındaki sükunet. Tam bu dağılmış huzursuzluğun tadını çıkarmaya başlamışken bir anda sekiz on kadar belediye otobüsü giriveriyor metro durağının önündeki otobüs duraklarına. Aynı anda açılan otobüs kapılarının sesleri. Bir çöp kamyonunun çöpleri boşalttığı gibi, bir damperli aracın inşaat molozlarını boşalttığı gibi, akşamdan kalan birinin böğürerek kustuğu gibi yüzlerce insanı bir anda boşaltıyor yerdeki siyah asfaltın üzerine otobüsler. Kapısından içeri girmekte olduğum metroya doğru dört bir yandan bir insan seli akmaya başlıyor. Ben daha ne olduğunu anlamadan bu insan selinin beni alıp metro aracının içine atıverdiğini fark ediyorum kendime geldiğimde. Aracın içine nasıl ulaştığımı hatırlamıyorum bile.
Birbirine yapışmış yüzlerce insan bedeni zaman zaman sarsılan vagonun ritmiyle senkronize bir şekilde sallanıyor. Vagonun her sarsılışında bedenlerin bu kadar uyumlu bir şekilde birlikte sağa sola savruluşu ve tekrar aynı yere geri dönüşü bende müthiş bir dans gösterisi izliyormuşum hissi yaratıyor. Bir süre izlediğim bu dansın etkisinden kurtardığım zihnim gözlerimi bütünden parçaya yöneltiyor. Alıp verilen her nefesi yüzümde hissedeceğim kadar yakın olduğum insanların yüzlerinde dolaştırıyorum bakışlarımı.
Bütün yüzlerde aynı ifade var, daha doğrusu aynı ifadesizlik. Bunun bir dans gösterisi olduğu, aynı duyguyu, yahut aynı koreografiyi canlandıran insanlar topluluğu olduğunu düşününce herkeste aynı ifadenin olmasını normal karşılıyorum. Yolculuk ilerledikçe yüzlerdeki ifadeler farklı tonlarda yansımaya başlıyor. Bir şey düşünüp gülümseyen yüzler, alnını kırıştırıp bir şeye hayır diyen ifade takınan yüzler, derin bir kedere bulanmış bulutlu yüzler, sevgiliyle ilk buluşmaya giden heyecanlı yüzler. Adeta bir duygu laboratuarının içinde olduğumu hissediyorum. Müthiş bir heyecan veriyor bu kadar farklı duygu boyutundaki bu kadar yüzü bu kadar yakından inceleyebilmek. Durağa yaklaşıldığını söyleyen anons sesi ile birlikte aynı anda senkronize bir biçimde bütün yüzlerdeki ifadeler dağılıyor, birbirinin tıpatıp aynısı telaşlı bir ifade gelip yerleşiyor bütün yüzlere. Vagon sarsıntısıyla dans eden bedenlerin yerine bir arenaya çıkacak insanların hücum pozisyonlarını almış bedenler gelip yerleşiveriyor. Kapılar açılıyor, vagon dışarıya kusuyor bütün safralarını.
Yorumlar
Yorum Gönder