Hobsbawm’ın eserlerinin Brezilya’ ve Hindistan’a
nasıl ulaştığının ve yükselişte olan siyasi akımlarla, tartışmalarla ve
argümanlarla nasıl etkileştiğinin hikayesi; parlak, hafiften modası
geçmiş bir Britanyalı akademisyenin eserlerinin, nasıl olup da Hintli
memurların ve Brezilyalı ev kadınlarının kitaplıklarına ulaştığına dair
büyüleyici bir hikâye.
Emile CHABAL
Neredeyse tüm Marksistler kendilerini küresel bir
topluluğun parçası olarak hayal etmişlerdir. Belki de diğer tüm modern
ideolojilerden daha çok, Marksizm takipçilerine bir bölgeler, ülkeler ve
kıtalar arası bağlılık duygusu vermiştir. 20. yüzyıl boyunca Marksist
idealleri benimsemiş aktivistler, düşünürler, siyasetçiler, öğrenciler,
işçiler, gerilla savaşçıları ve parti aparatçikleri, Marksizm’in ne
olduğu veya ne yönde ilerlediği konusunda nadiren aynı görüşte olsalar
da yalnız olmadıklarını biliyorlardı. En zirve noktasındayken Marksizm,
tüm o sapkınları, kafirleri, yalancı kurtarıcıları ve alimleri ile, en
azından Müslüman ümmeti kadar güçlü bir birbirine bağlı topluluklar ağı
yaratmıştı.
Tarihsel olarak bunun itici gücü Karl Marx ile Friedrich
Engels’in kendisinden gelmektedir. Kullandıkları konseptlerin çoğu –
‘kapitalizm’ ve ‘sınıf’ gibi – teori ve pratikte ulusötesiydi. En
bilinen siyasi sloganlarından bazıları – hepsinden önemlisi de Komünist
Manifesto’nun (1848) dilden dile dolanan son satırı ‘Bütün ülkelerin
işçileri, birleşiniz!’ – öngörülerinin küresel gücüne açık bir atıf idi.
Marx ve Engels 19. yüzyılda siyasi emellerini küresel çapta
yansıtabilmiş Avrupalı siyasi düşünürlerden sadece ikisiydiler ama
fikirleri olağan dışı ölçüde etkili çıktı.
Ekonomik Marksist çözümlemeler yeniden doğdu
Komünist Manifesto’nun yayınlanmasını takip eden 150
yılda, nesillerce aktivist, entelektüel ve parti aparatçiki Marx ve
Engels’in küresel vizyonundan ilham aldı. Avrupa’da ve Küba, Vietnam,
Çin, Cezayir ve Şili gibi birbirinden farklı birçok ülkede geniş bir
çeşitlilikte Marksizmler boy verdi. Sovyetler Birliği’nin çöküşü
ardından bunca zamanın geçmiş olduğu günümüzde bile, Marksist fikirler
küresel bir erişim alanına sahip. Komünizm eski çekiciliğini yitirmiş
olabilir ama ‘sosyalizm’ dünyanın birçok yerinde siyasi açıdan
mükemmelen makul bir etiket olmayı sürdürüyor ve dünya ekonomisinin
Marksist çözümlemeleri 2008 mali krizinden bu yana yeniden doğdu.

Marksizm’i dünyaya yayan entelektüeller
Adanmış Marksistler için, Marksist fikirlerin neden bu
kadar çok alıcı bulduğu anlaşılmaz değil: kapitalizm küresel bir fenomen
olduğundan, kapitalist hakimiyetin ulusötesi gerçekliğinin altını çizen
bir kapitalizm eleştirisi de olmalı. Ancak düşünce tarihçileri
açısından küresel bir Marksizm dilinin oluşması ve devamı böyle kolayca
açıklanamayacak bir şey. 1970’lerde Uruguaylı bir sendikacının, Fransız
bir filozofun ve Hintli bir komünistin dünyayı açıklamak için nasıl olup
da aynı ortak kelimeler, imajlar, fikirler ve metaforlar kümesini
kullandığının öyle kolay bir açıklaması olamaz.
Bu olağan dışı
yakınsamanın Marksizm’in açıklayıcı çerçevelerinin özünde haklı oluşunun
neticesi olduğunu söylemek yetmiyor. Bunun belirli fikirlerin kıtaları
nasıl aştığı, Marksist entelektüellerin ve Marksizm’den ilham alan
siyasi liderlerin yazılarıyla nasıl aktarıldığı ile de bir alakası
olmalı.
20. yüzyılın fikirleri dünyayı dolaşan birçok Marksist
şahsiyetinden biri olan Eric Hobsbawm, belki de beklenmedik bir tercih
gibi gelebilir. Eserleri çok kişi tarafından bilinse de, kendisi
genellikle bir Marksist ‘düşünür’ olarak değerlendirilmez.
1940’ların
başından 2000’lerin sonuna kadar yetmiş üretken yıl boyunca, ilk bakışta
Marksist teoriye pek fazla katkıda bulunmamış gibidir. Yaşam boyu bir
komünist olarak, çok az kişi onun Marksistliğini sorgulayacaktır ama
1960’ların başından itibaren, eserlerinin çoğunda Marksist konseptlere
pek fazla başvurulmamıştır. Gerçekten de, onunla ilk olarak 20. yüzyılın
tarihini ele aldığı Aşırılıklar Çağı (1994) kitabı üzerinden taşımış
olan gençlerin, onun Marksist olduğunu bilmiyor olmalarına şaşırmamalı.
Hobsbawn’ın fikirleri Hindistan ve Brezilya’da nasıl yayıldı
Ancak küresel etki söz konusu ise, onunla boy
ölçüşebilecek çok az Marksist var. Hobsbawm 2012’de öldüğünde,
muhtemelen İngilizce dilindeki en çok tanınan tarihçi idi ve her dilde
en ünlü tarihçilerden biri olması da son derece olası. Kitapları son
derece geniş çeşitlilikte ülkelerde eşit derecede çok çeşitli insan
tarafından okundu. Kritik olansa, bu toplamın – öğrencilerden meraklı
okurlara kadar – Marksist olmayanları ve bırakınız Louis Althusser veya
Antonio Gramsci gibi diğer Marksistlerin eserlerine ilgi göstermeyi,
asla ve asla bir komünist veya sosyalist partiye oy vermeyi aklından
geçirmeyecekleri de içermesiydi.
İşte tüm bunlar Hobsbawm’ı Marksist
fikirlerin dünyayı belirli tarihsel momentlerde nasıl dolaştığını
incelemek açısından ideal bir örnek yapıyor.
Benim burada odaklanacağım ise, zengin ve yüksek seviyede
gelişmiş Marksist kültürlere sahip iki ülke: Hindistan ve Brezilya.
Hobsbawm’ın eserlerinin bu iki ülkeye nasıl ulaştığının ve yükselişte
olan siyasi akımlarla, tartışmalarla ve argümanlarla nasıl
etkileştiğinin hikayesi, bu yerlerdeki Marksist düşüncenin daha genel
tarihinin yalnızca küçük bir dipnotu. Ama parlak, hafiften modası geçmiş
bir Britanyalı akademisyenin eserlerinin, nasıl olup da Hintli
memurların ve Brezilyalı ev kadınlarının kitaplıklarına ulaştığına dair
büyüleyici bir hikâye.
Hindistan’ın hikayesi Cambridge’de başladı
Hobsbawm’ın Güney Asya ile ilgilenmeye başlaması
1930’ların sonunda Cambridge’deki öğrencilik günlerine gider.
Hindistan’ın en güçlü hanedan ailelerinden gelen ve birçoğu ülkelerinin
ekonomik ve toplumsal ‘geriliğine’ bir çare ararken Marksizm’e alaka
duymaya başlayan kız ve oğlanlarla burada tanıştı. İkinci Dünya Savaşı
ardından yaşanmakta olan siyasi değişimlerin ateşlediği bu öğrenciler,
1940’larda Hindistan’a döndüler ve kendi yerel komünist partilerine
katıldılar. Aile bağlantıları – ve 1950’li ve 60’lı yıllarda
Hindistan’da komünistlerin gördüğü görece iyi muamele – sayesinde, bu
yetenekli şahsiyetler kuşağı yerel ve ulusal hükümette hızla etkili
pozisyonlara geldiler. Sonuç olarak Hobsbawm 1968 sonunda Hindistan’a
ilk kez gittiğinde, komünist siyasetçiler ve düşünürler Mohan
Kumaramangalam, Parvati Krishnan, Renu Chakravarty ve Indrajit Gupta
dahil önemli insanlarla dolu kabarık bir adres defteri ile döndü.
Bu dostluklar Hintli seçkinlerin hayatlarına bir dikiz
sağladıysa da genç bir akademisyen olarak arzu ettiği türden bir
bilimsel araştırma alanı sunmamıştı. Bunun için fikirlerinin ‘geçiş
tartışması’ adı verilen bir gündem üzerinden 1950’lerde ve 60’larda daha
genç bir Marksistler kuşağına nasıl ulaştığına bakmalıyız. Bu tartışma
esasen feodalizmden kapitalizme geçişin ne zaman ve nasıl gerçekleştiği
üzerine Marksist teorideki klasik bir sorunla ilişkiliydi. Tartışma
Britanyalı Marksist iktisatçı Maurice Dobb’un ufuk açıcı Kapitalizmin
Gelişimi Üzerine İncelemeler (1946) kitabının yayınlanması ile başladı
ve bunu 1950’lerde Dobb ile Paul Sweezy, H K Takahashi ve Georges
Lefebvre gibi diğer Marksistler arasındaki enerjik bir atışma izledi.
Hobsbawm’ın kendisi de tartışmaya ‘17. yüzyılın krizi’ üzerine, bu
yüzyılın kapitalizmin ortaya çıkışı öncesi feodalizmin son aşaması
olduğunu savunduğu iki uzun makale ile katkıda bulundu.
Hindistan’ın sosyalizme “geçişi” tartışması
İlk başta bu tartışma İngiliz tarihine odaklanıyordu çünkü
İngiltere Avrupa’da ‘geçişin’ pragmatik vaka çalışmasıydı. Ama kısa
süre içinde dünyanın diğer yerlerinden de ilgi görmeye başladı. Hintli
Marksistler için geçiş tartışması Marksist teorinin kaya gibi sabit
olmadığını gösteriyordu. Davanın birliğinden taviz vermeksizin veya
yerel komünist partilerin gazabına uğramaksızın, Marksistler arasında
anlamlı bir entelektüel görüş ayrılığı ve farklılaşma olabileceği
ihtimalini gösteriyordu. Sonuç olarak İrfan Habib gibi Hintli
Marksistler, geçiş tartışmasını 1950’lerin başındaki ilk makaleler
sağanağında ya eksik ya da göz ardı edilmiş olan yeni sorular sormak
için kullandılar. Hindistan hiç feodal olmuş muydu? Olduysa, hala feodal
miydi? Sömürgecilik Dobb ve Sweezy’nin Avrupa merkezci varsayımlarını
nasıl teste tabi tutuyordu? Hindistan gibi Avrupalı olmayan bir ülke
için aynı geçiş modelini takip etmek gerekli miydi? Tarihçiler geçişin
gerçekleşebileceği sırayı ‘değiştirebilir’ miydi? Hindistan’ı geçiş
tartışmasının içine yerleştirmek, Hint toplumunun kendi ayrı tarihsel
gidişatına rağmen sosyalizme ulaşabileceğini göstermenin bir yoluydu.
Hobsbawm’ın Hindistan’ın entelektüel sahnesine girişi
geçiş tartışması üzerinden oldu. 1960’ların başında, Britanyalı komünist
yayıncı Lawrence & Wishart tarafından, Marx’ın Grundrisse’inin
Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri olarak bilinegelecek kısmının ilk
İngilizce tercümesine bir giriş yazması istendi. 1964’te basılan bu ucuz
cilt, İngilizce konuşan bir okur kitlesini Marx’ın kapitalizm öncesi
toplumsal ve ekonomik sistemler üzerine erken dönem düşünceleri ile ilk
kez buluşturuyordu. Kitap, Marx’ın kırsal köy ekonomisinden artı değer
elde eden ‘despotik bir idare’ ile karakterize olan ‘Asyatik’ veya
‘Doğu’ üretim tarzını ele aldığı birkaç yerden biri olduğu için Hintli
tarihçilerin de ilgisini çekti.
Hobsbawm’ın metne giriş yazmış olması onu Marx’ın bu
konulardaki ayrıcalıklı muhatabı konumuna yükseltti ve kendi yorumları
da kısa bir süre içinde incelenmeye başlayacaktı. Tarihçi Bipan Chandra
tarafından 1959’da kurulmuş Delhi merkezli etkili bir dergi olan
Enquiry’nin 1969’daki bir sayıyı tamamen Hobsbawm’ın girişinin tekrar
baskısına ve Hobsbawm’ı, Marx’ı kapitalizm öncesi ekonomilerde sınıf
mücadelesinin önemini minimize edecek şekilde yorumlamakla suçlayan
Habib tarafından kaleme alınmış uzunca bir cevap yazısına ayırmış
olması, metnin Hintli Marksistler açısından ne kadar önemli olduğunun
göstergesiydi. Bu tarz eleştiriler Hobsbawm’ın profilini yükseltti.
Avrupa’da yayınlanan kitapların fahiş fiyatları nedeniyle, Hintçe
olmayan Marksist tartışmalar ancak yerel dergiler, ucuz Hintçe baskılar,
yasadışı fotokopi, kulaktan kulağa ve Delhi ve Kalküta’daki bir avuç
Marksist kitapçı üzerinden dolaşıma girebiliyordu.
Yeni kuşak da Hobsbawn’ın fikirleriyle yetişti
1970’ler boyunca Hobsbawm’ın Hindistan’da yıldızı
yükseldi. Bu ülkeye 1960’lar sonunda ve 1970’ler sonunda tekrar yaptığı
ziyaretler tanınmasını sağlamış olsa da bunun sebebi özel olarak ilgi
çekmek için bir şey yapmış olması değildi. Bundan ziyade, yazılarının
daha geniş bir aralıktaki bilim insanları tarafından ilgi görmeye
başlamasıydı. 1970 ortalarına doğru, yeni bir Hintli Marksistler kuşağı
yetişmişti. ‘Geçiş’ ve ‘üretim tarzları’ tartışmasından bıkmışlardı.
Devrimci eyleme yön vermek istiyorlardı. Dünya Mao ve Che Guevara’dan
ilham alan gerilla isyanları ile çalkalanırken ve Hindistan demokratik
olmayan tek idare dönemi, 1975-77 ‘OHAL’i ile uğraşırken, bir sanayi
proletaryası keşfedip kurtarma yönündeki Ortodoks komünist takıntı fazla
dar geliyordu, özellikle de Hindistan gibi ezici şekilde kırsal bir
toplumda.
Hobsbawm’ın eserlerinin 1950’lerin sonundan beri üzerine
yazmakta olduğu ve – asileri ve eşkıyaları incelediği – bir başka
alanını ön plana çıkaran işte bu devrimci özne arayışı oldu. 1970’lerde,
genç Hintli Marksistler E. P. Thompson’ın İngiliz İşçi Sınıfının
Oluşumu (1963) gibi kitapların yanı sıra, coşkulu biçimde Hobsbawm’ın
İlkel Asiler’ini (1959) ve onun devamı Eşkıyalar’ı (1969) okuyorlardı.
Mafya ve haydut olarak göz ardı edilen şahsiyetlerin böyle ciddi ciddi
tarihsel analize konu edilmesi, Hintli Marksistlere yurda daha yakın,
farklı türden devrimci özneler aramak için vesile oldu. Örneğin, 1970
ortalarında Hindistan’ın eşkıya versiyonu dacoit’i yazmak üzere Uttar
Pradeş’in tozlu yaylalarına giden genç gazetecilerin aklında Hobsbawm ve
Thompson vardı.
Yeni hareketler de Hobsbawm eleştirisi üzerinden gelişti
Devrimci tuvali genişletme girişimi birçoklarınca takdirle
karşılansa da yapılma şekline herkes katılmıyordu. Özellikle de
Hobsbawm’ın köylü ve eşkıya hareketlerinin ‘politik öncesi’ olduğuna,
yani devrimci anlamda siyasi bilinç taşımadığına dair Ortodoks komünist
ısrarı, birçok Hintli Marksist’ten düşmanca tepkiler almasına neden
oldu. Bu eleştiri en net, tarih biliminin ‘madun çalışmaları’ diye
bilinen ekolünün kurucu metni haline gelen Elementary Aspects of Peasant
Insurgency in Colonial India (1983) kitabında tarihçi Ranajit Guha
tarafından dile getirildi. Guha’nın kitabının merkezi önermelerinden
biri, Hobsbawm’ın köylü hareketleri konusunda hatalı olduğuydu. Ona göre
köylü devrimi, hem sağdan hem de soldan ‘seçkinci’ tarihçiler
tarafından sistematik olarak göz ardı edilmiş olan sömürge
Hindistan’daki tüm bir siyasi faaliyet evrenini temsil ediyordu. Madun
çalışmalarının işi, bu önyargıyı kırmaktı ve bu da köylüyü ‘politik
öncesi’ sayan Hobsbawm’cı bakışı yıkmak demekti.
Bazı yönlerden, madun çalışmaları okulunun başarısı,
Hobsbawm’ın Hindistan’ın entelektüel yaşamının en ileri ucuna doğrudan
etkisinin sonuna işaret eder. Guha ve takipçileri tarafından
geliştirilen sömürge sonrası eleştiri, genç bilim insanlarının 1980’ler
ve 90’larda Hobsbawm’ın argümanlarından uzaklaşmasına sebep oldu. Halen
Marksist tarihin ‘kurucu babalarından’ biri olarak takdir ediliyordu ama
Avrupa merkezciliği giderek daha az kullanışlı görünmesine yol açtı.
Yine de, Hobsbawm’ın etkisini sürdürdüğü bir alan vardı: üniversite
müfredatları. Hint akademisini 1970’lerde silip süpüren Marksist dalga,
ülkenin en prestijli kurumlarından bazılarında verilen beşerî ve sosyal
bilimler eğitimi üzerinde iz bıraktı.
Tarih eğitimi baştan aşağı değişti
Delhi Üniversitesi’nde – 1922’de kurulmuş çok büyük bir
üniversite – tarih müfredatı, ya Marksist ya da Marksizm’e sempati
besleyen yeni kadronun baskısıyla 1970 ortalarında büyük bir değişimden
geçti. Bu reformun miraslarından biri, öğrencilere Avrupa toplumunun ve
ekonomisinin 1500’lerden 1800’lere kadar gelişimini öğretmek üzere
‘Modern Batı’nın Yükselişi’ başlıklı bir temel ders oldu. Bugün halen
verilmekte olan ders, Rönesans ve erken dönem modern Avrupa devlet
sistemi gibi daha az bariz Marksist konuların yanı sıra, geçiş
tartışması, 17. yüzyıl krizi, merkantilizm ve ticaret ve sanayi
devriminin kökenleri dahil, 1950 ve 60’larda Marksistler arasında
süregiden tarih yazımı tartışmalarının tam bir özeti idi. Tahmin
edilebileceği üzere, ders programı, Dobb, Rodney Hilton, Christopher
Hill, Perry Anderson ve Immanuel Wallerstein’dan kitapların yanı sıra
Hobsbawm’ın Sanayi Devrimi, Sanayi ve İmparatorluk (1968) ve Avrupa 19.
yüzyılı, Devrim Çağı (1962) üzerine ders kitapları dahil klasik Marksist
metinlerle doluydu.
Hobsbawm’ın etkisi Hindistan’ın önde gelen araştırma
üniversitelerinden, Delhi’deki Jawaharlal Nehru Üniversitesi’nde de
(JNU) hissediliyordu. 1969’da kurulan ve ardından birkaç nesil Marksist
eğilimli akademik yetenek yetiştirmesiyle bilinen bu üniversite, tam da
Hobsbawm’ın eserlerinin detaylı olarak tartışılacağı türde bir yerdi.
Geçen yarım yüzyılda, tarih ve sosyal bilimlerde MA, MPhil ve PhD
programlarındaki yüzlerce araştırma öğrencisi, Hobsbawm’ın emek tarihi,
tarih yazımı ve milliyetçilik üzerine eserlerini içeren dersler
gördüler.
Belki de en çarpıcı şey, bu mirasın, Hindistan
ekonomisinin 1990’lardaki liberalizasyonuna ve Hindu milliyetçi sağının
2000’lerdeki başarısına rağmen devam etmiş olması. Geçtiğimiz yıllar
içinde, hem Delhi Üniversitesi hem de JNU, Hindistan üniversitelerinden
‘solcu,’ ‘fitneci’ ve ‘milliyetçilik karşıtı’ düşüncelerin sökülüp
atılmasını isteyen düşman hükümetlerin baskısı altında kaldılar.
1970’lerden bu yana ilk kez, zan altında bırakılan akademisyenler çete
şiddetinin ve idari sansürün hedefi olmaya başladılar ve bu kurumların
araştırma alanındaki önde gelen konumlarını gelecekte sürdürebilmeleri
kuşkulu.
Yine de, üniversite eğitimi üzerindeki neredeyse yarım
yüzyıllık etkisi hiç hafife alınamaz. Bugün Hindistan’daki neredeyse tek
tek her profesyonel tarihçi ve geniş bir üst kademe memur kesimi de
dahil binlerce Delhi Üniversitesi tarih öğrencisinin dersler boyunca
geçiş tartışmasını didiklemiş olması, özgün bağlamını aşan belirli
Marksist tartışmaların sıra dışı gücünü gösteriyor. Hobsbawm, bu
kurumsal konfigürasyonun doğrudan faydasını gördü. Yazılı eserlerinin
bunca uzun ömürlü oluşu, bugün halen genç Hintli Marksist öğrenci
aktivistlerin onun adını biliyor ve genel siyasi eğitimlerinin parçası
olarak onun ders kitaplarına başvuracak olmasına çok şey borçlu.
Kaynak: aeon.co
Çeviri: Serap Şen
Yarın: Hobsbawn’ın Brezilya’daki sosyalist hareketlere etkisi

Yorumlar
Yorum Gönder