SELMA AKKAYA
Gazeteci yazar Fuat Kav ile seçim süreci üzerine görüştük.
Kav, faşizme karşı bir mücadele cephesi olarak Avrupa’daki
ötekileştirilmiş toplumsal tüm yapıların sandık başına gitmesinin
önemine vurgu yaparak, 7-19 Haziran tarihleri arasında Avrupa seçmeninin
sandığa giderek tek adam iktidarına karşı halkların ellerinin buluşma
iradesini ortaya koyması gerektiğinin altını çizdi.
Gazeteci yazar Kav sorularımızı yanıtladı:
Avrupa’da 2014 tarihinden bu yana yapılan seçim
süreçlerini yakından izlediniz. Bu anlamda yapılan birçok çalışma
esnasında konuşmacı olarak bulundunuz. Bu seçim süreçleri ile bugünkü
seçim süreci arasında Avrupa’da ne tür gözlemlere sahipsiniz, ne tür
farklar mevcut?
Aslında Türkiye ile bağlantılı olarak söylemek
gerekiyorsa, somut duruma uygun olarak seçim süreçleri arasında dönemin
ortamı ve toplumsal muhalefetin durumu, güncel atmosfer nedeniyle
farklılaşmalar olması doğaldır. Seçim süreçlerini toplumsal anlamda
ötekileştirilmiş tüm kesimler açısından önemli bir mücadele alanı olarak
değerlendirmek gerekiyor. Aynı zamanda bu bir ihtiyaç. Bu ihtiyaç,
genel olarak Türkiye’de sürdürülen savaşın farklı boyutlara ulaşması
konusunda bir dönüm noktası da olabilir. Bu anlamda yeni bir diyalog
ortamının oluşması için bir zemin olabilir, Türkiye’deki halkların
iradesini temsil etmesi açısından bir olanak yaratabilir, çeşitli
faaliyet ve etkinlikler yapma konusunda bir zemin olabilir. Çok yönlü
sonuçları olabilecek bir süreç olarak ele almak gerekiyor.
Özellikle savaşın bu kadar yoğun yaşandığı bir dönemde,
seçime gitmek ayrı bir olay. Göreceli olarak barış ya da daha
keskinleşmemiş süreçlerde seçime gitmek ayrı bir olay. Örneğin 2015
seçimlerinde ortam daha uygundu. Bu uygun ortamda müthiş bir coşku
vardı. O coşkunun karşılığı ise Türkiye’de barışın geliştirilmesi yine
halkların iradesini temsil eden kesimlerin mecliste yerini alması,
mecliste yer alan temsilcilerin de en azından Türkiye’yi
demokratikleştirme ve iyileştirme yönüyle daha büyük bir umut hakimdi.
Bugün ise tamamen savaşın yoğunlaştığı, AKP’nin tamamen imhayı ve
tasfiyeciliği dayattığı, hatta çökertme politikası ve siyasetinin çok
belirgin bir biçimde hayata geçirildiği bir zemin de seçime gidiliyor.
Böylesi bir zeminde seçimin olması, toplumda farklı
kaygıları da beraberinde getiriyor. Bu kaygıların başında seçim olsa da
olmasa da sonuç değişmeyecek gibi bir düşünce belli kesimlerde kendini
dışa vuruyor. Seçim olsa da olmasa da tek kişilik iktidar ve Saray
kendini yaşatacak gibi bir kaygı akılların bir yerinde duruyor. Bir
önceki seçim sürecindeki öne çıkan değiştirme iradesi karşısında bugün
kaygıların daha öne çıktığı iki farklı seçim süreciyle karşı karşıyayız.
Bir önceki seçimin karşılığı daha fazla demokrasi, daha iyi bir yaşam
ve barış zemininin büyütülmesi gibi zemine çıkıyordu. Bugünkü katı savaş
koşullarında ise kaygıların büyüdüğünü belirtebilirim.
Bu seçimde halkın sandığa gitme gerekçeleri neler olmalı?
Sonuçta 2015 Haziran seçimleriyle 1 Kasım seçimleri
arasında bile bir eğilim farkı vardı. Örneğin 7 Haziran’da ‘bir şeyleri
değiştirme şansımız var’ algısı hakimdi. Seçime gidiyoruz, kesinlikle bu
seçimde demokratlar, aydınlar, Kürtler, ötekileştirilmiş olanlar önemli
bir çoğunluk elde edeceklerdi. Barajı aşacaklardı. Barajın aşılmasıyla
birlikte Türkiye’nin kaderini değiştirme olasılığının yüksek olduğunu
düşünüyorlardı. 1 Kasım seçimlerinde ise Erdoğan’ın darbesiyle birlikte
bu algı farklı biçimde yansımaya başladı. İki seçim yapıldı.
Birincisinde HDP barajı aştı. Tayip Erdoğan tek başına iktidarlaşmadı.
Milletvekili sayısı düştü. Buna rağmen karşılık olmadı ve yeniden seçim
yapıldı. 1 Kasım seçiminde şu mantık vardı; ortaya konulan iradenin
sonuç alamaması nedeniyle belki sadece bu nedenle olmasa da 1 milyon oy
kaybı oldu. İki seçim süreci arasında bu yaşandı. Çok kısa zamanda
HDP’nin almış olduğu oy oranı 1 milyon eksildi. Elbette bu sadece halkın
algısının değişmesiyle açıklanamaz. Nusaybin, Cizre ve yaşanan
süreçler, sandıkların yerlerinin değişmesi, baskı ikliminin
yoğunlaşması, seçim konusundaki hileler de bu sürecin bir parçası olarak
işledi.
Peki bugüne geldiğimizde…
Bugüne geldiğimizde ise 1 Kasım’ın algısı daha da
yoğunlaştı diyebiliriz. Halkın bir kısmı şunu düşünüyor, ‘7 Haziran’da
bir şey değiştiremedik, 1 Kasım’da Erdoğan kendi istediğini yaptı. Şimdi
daha fazlasını da yaparlar’ gibi bir algı. Seçimin sonuçlarının çok
fazla bir şeyi değiştirmeyeceği düşünülüyor. Sandığa gitsek de gitmesek
de çok fazla bir şey elde edemeyeceğiz. Bu anlamda ‘sandığa gitmesem de
olur’ diyen azımsanmayacak bir kesimin varlığını biliyoruz. Seçim
aslında çekici olmaktan çıkıyor. Bu algının yanlışlığı farklı biçimlerde
anlatılabilir. Aslında bu algıyı Erdoğan’ın kendisinin yarattığını
ifade etmek gerekiyor. Bu algı onun işini kolaylaştırıyor. Bu seçmenin
sandığa gitmemesi onun işine geliyor. Erdoğan topluma sürekli şunu
diyor, ‘Siz ne yaparsanız yapın ben iktidardayım. Devlet elimdedir.
Polis, jandarma, hukuk bütün mekanizmayı ben yönetiyorum. Dolayısıyla
ben istediğim biçimde devleti de yönetirim, iktidara da gelirim. Siz
boşuna uğraşıyorsunuz.’ Mitinglerdeki konuşmasının özü aslında bu. Böyle
bir algı yaratarak, muhalif kesimlerde değiştirebilme fikrini yıkarak,
umutsuzluğu derinleştirmeye çalışıyor ya da onların kafasında seçimi
anlamsızlaştırmaya çalışıyor. Bütün bu zemin içerisinde daha fazla oy
almayı hesaplıyor. Dolayısıyla bu algı kırılmalıdır. Bunu kim kıracak,
önce ötekileştirilenlerin kurumları bu anlamda emek vermeli.
Çökertme planına karşı, sandığa!
Elbette seçim her şey değildir. Erdoğan diktatörlüğünün
devrilmesi, barış ikliminin oluşması, demokrasinin gelişmesi için elbet
seçim bütünsel bir çözüm aracı değildir. Ama gelinen nokta itibariyle
çok şeyi değiştirmek için büyük bir basamak olabilir. Örneğin 7
Haziran’da Erdoğan tek başına iktidar olmuş olsaydı, o gün daha sonra
yaşananlar yaşanacaktı. Çökertme politikası anında o gün devreye
sokulacaktı. Kürt halkına karşı katliam politikası o gün devreye
girecekti. Bu aynı zamanda seçim süreçlerinin önemini de net biçimde
işaret ediyor. 1 Kasım darbesi de tam bu nedenleydi. Değişen meclis
aritmetiğine karşı bir darbe. HDP tek adam iktidarının oluşması
konusunda 7 Haziran’da bir engel oluşturmuştu. Erdoğan istediği çökertme
planı için 1 Kasım sürecini örgütledi. Bu nedenle seçim süreçlerini
dönemin siyasal ve toplumsal dinamikleriyle birlikte
iyi okumak
gerekiyor. Ve bugün sandığa gitmenin önemi daha da yakıcılaşıyor.
Faşizme karşı mücadele için oy kullanmalı!
Erdoğan’ın yarattığı algının değiştirilmesi için sandığa
gidilmeli. Herkes kendine şunu söylemeli, ‘Ben sandığa gideceğim ve
Erdoğan’ın planlarını bozacağım’. Erdoğan planlarını seçimle hayata
geçirmek istiyor. Seçimle geldi, seçimle alt-yapıyı oluşturdu. Seçimle
devam ettirdi. Bir diğer önemli sandığa gitme gerekçesi ise, bunu bir
mücadele alanı olarak ele almak gerekiyor. Faşizme karşı mücadele tek
hamleyle elbette sonuçlanmaz. Dünya tarihine bu anlamda bakmakta fayda
var. İspanya ve İtalya örnekleri bu anlamda örnektir. Tek bir strateji
ve taktikle sonuç alınamaz. Faşizme karşı ne kadar taktik varsa devreye
sokulmalıdır. Bu anlamda seçim süreçleri önemli bir süreçtir. Bu anlamda
seçimde faşizme karşı mücadele de bir araç olarak görülmeli ve bu
anlamda sandığa gidilmelidir.
Bir diğer önemli nokta ise Kuzey Kürdistan’da çok büyük
operasyonlar yapılıyor. Çok sayıda insan tutuklandı. Neredeyse halkı
örgütleyecek alan bırakılmadı dışarıda. Bu seçim aynı zamanda faşizme
karşı yürütülecek bir mücadele ise o zaman mitingler ile sokağa çıkarak,
kendi partisini destekleyerek, meydanlarda haykırarak sesini
güçlendiren bir mücadele zemini oluşturulmalı. Faşizme karşı mücadele
vurgusu öne çıkmalı!
Avrupa’da seçim çalışması devam ediyor. HDP seçim çalışmasını yürüten kurumsal yapılara neler önerebilirsiniz?
Avrupa’da, Türkiye ve Kürdistan’a göre sandığa eğiliminin
daha da düşük olduğunu ifade edebiliriz. Örneğin; Fransa’da 300 binin
üzerinde seçmen bulunuyor. 2015 seçimlerinde sanırım 110 bin seçmen
sandığa gitti. Bu anlamda üçte bir seçmen sandığa gitti. HDP’nin almış
olduğu oy ise 33 bin civarındaydı. Eğer demokratlar, aydınlar, Kürtler,
Aleviler, Süryaniler özetle iktidarın dışladığı tüm ötekiler sandığa
gidebilirlerse ben inanıyorum ki Fransa’da yüzde 50 oy alınabilir. HDP
birinci parti olma potansiyeline de sahiptir diyebiliriz.
Bu anlamda Avrupa geneline baktığımız da 3 milyon seçmen
bulunuyor. Fakat genel olarak HDP bir önceki seçimde aldığı oy 220 bin
şeklindeydi. Aradaki uçurum gerçekten yüksektir. Bunun temel nedeni ise
seçimlerle fazla şey elde edilemeyeceği algısının kırılamamasıdır. Bu
algıyı değiştirmek elbette zor değil. Bu anlamda seçim çalışmasını
yürüten güçlerin motivasyonu, halka iyi anlatması ve çalışmasının
dinamiğini yükseltmesine bağlıdır.
Bir önce ki seçim süreçlerine baktığımızda genç
kuşakların seçim sandığına gitme oranı düşüktü. Bu anlamda seçim
faaliyeti yürüten kurumsal yapılara önerileriniz nelerdir?
Tabi özellikle yeni kuşaklar sorunu önemli. Avrupa’da
büyümüş, yaşamış kuşaklar, daha çok seçim ve siyaseti aileleri
aracılığıyla duyuyor. Ülkede yaşanan gerçeklik konusunda gençler,
ailesi ve çevresinin etkisiyle bir bilince sahip olsa da bütünsel bir
bakış açısı oluşturma, ülkeye dönük kaygılar konusunda sorunlar yaşıyor.
Müdahil olma konusunda sorunlar yaşıyor. Geride kalıyor diyebiliriz.
Buradaki kuşaklar Erdoğan ve ülkede yaşananlarla yüz yüze gelmiyor.
Dolayısıyla onun değiştirilmesi ve ona karşı mücadeleyi ülkenin sorunu
olarak görüyor. Bu algı yanlıştır. Bu yeni kuşakları suçladığım anlamına
gelmesin. Bu bir yere kadar doğal bir sonuç da aynı zamanda. Fakat bu
algıyı değiştirecek olan kimlerdir, politik olarak buraya gelmiş, bu
iddiasıyla çalışma yürüten, ya da ülkesini yaşanan ekonomik-politik
süreçlerin sonuçları nedeniyle terk etmiş ama halen ülkeye gidip gelen
kesimlere büyük iş düşüyor. Ülkenin gidişatından memnun olmayan kurum,
politikacı ve çeşitli kesimlerin hepside bu süreçten sorumludur. Onların
yapacağı çalışmayla bu gençler katılabilir, bu gençler
politikleşebilir. Gençler sandık başına taşınabilir. Eğer çalışılırsa
Avrupa’da iyi bir çalışma yürütülebilir ise bu seçimde büyük bir sonuç
elde edilebilir.
Sonuçta Avrupa’da Türkiye’de olduğu gibi baskı mekanizması
devrede değil. Bu rahat zemin iyi değerlendirilmelidir. Mevcut duruma
bakıldığında çalışmalar yetersiz. Faşizme karşı mücadele ihtiyacı
duyuyorsanız, bir mevzi yaratmak istiyorsanız bu seçimi bir fırsata
çevirebilirsiniz. Örneğin Erdoğan ne diyor, ‘Ben iktidardaydım. Mevcut
durumda ben seçimi tercih ettim. Gücünüz var ise beni değiştirin.’ Ben
diyorum ki Avrupa’da ve Türkiye’de bu güç var. Sadece referandum
sürecine bakmakta fayda var. Örneğin yüzde 49 civarında oy alındı.
Çalınanları hesaplasak bu durum daha da çoğalır. Eğer Avrupa’daki
kurumlar isterlerse yani muhalifler, sosyalistler, Kürtler ve
ötekileştirilen tüm kadın, gençlik, inanç ve diğer kesimler, yoğun ve
sistematik bir çalışma yürütürlerse bu süreçte Avrupa’da da çok iyi bir
sonuç alınacağına inanıyorum.
Motivasyon yükseltilmeli!
12 Mayıs’a kadar kayıt işlemlerinin sorgulanması yapıldı.
Bu sürece baktığımız zaman yürütülen çalışmalar istenilen düzeyde
değildi. Rutin ve normalin üzerinde bir çaba harcanmadı. Halbuki bugün
ülkede normal koşullar yok ve bu seçime gittiğimiz sürecin görevleri
daha yakıcı. Olağan üstü bir süreçten geçiyoruz. O zaman muhalif güçler
de normal ve rutin bir çalışma olarak sürece yaklaşamazlar. Olağanüstü
bir irade ile olağanüstü bir güç ile Erdoğan ve onun yaratmak istediği
sisteme karşı mücadele inancını yüksekte tutabilirsek bu inancın sonucu
çalışmaların ivmesi de büyür. Önceki seçimi düşünün HDP barajı aşamaz
diyorlardı. Yüzde 13 oy alındı. Bütün bu geçmiş çalışmaların
deneyimlerini, tarihsel sonuçlarını unutmamakta fayda var. Muhalif
güçler o dönem biraz daha güçlü bir çalışma ortaya koysalardı yüzde 20
hayal değildi.
Türkiye’de Saadet, CHP, İYİ Parti gibi kesimlerden
bahsetmiyorum. Mevcut ötekileştirilenlerin bileşiminin yüzde 25 oranında
oyu olduğu açık. Hatta bu yüzde 30’ları da bulacak bir potansiyel
taşıyor. Fakat son seçimlerde bu kesimin aldığı oy oranı yüzde 13’te
kaldı. Bu anlamda bu seçim iyi bir fırsattır. Bu fırsatı iyi
değerlendirmek gerekiyor.
HDP etrafında kenetlenelim
Sonuç olarak şunu vurgulamak gerekiyor. Faşizm nasıl
kazanmak istiyorsa ve kendini ayakta tutmak istiyor ise bunun için sokak
sokak, meydan meydan dolaşıp bunun için halklara, inançlara hakaret
ediyorlarsa ve ötekileştirdiği, Kürt, Ermeni, Alevi, Êzîdî, Hıristiyan
temsilcilerini tutukluyorlar ise bütün bunlar bu güce güçlü bir yanıt
vermeyi gerektiriyor. Mücadelede bilinci daha da keskinleştirmek
gerekiyor. Emeğin daha da yoğunlaştırılması gerekiyor. Erdoğan’ın gücü
halkların gücünden fazla değil. Bunun iyi bilinmesi gerekiyor. Erdoğan
gücünü halkların örgütsüzlüğünden alıyor. Demokratik güçlerin
örgütsüzlüğünden alıyor. Bir anlamda Kürtlerin yalnız bırakılmasından
alıyor. Alevi ve diğer kesimlerin birleşmemesinden alıyor. Örneğin bir
Alevi kesimi düşünelim. Bir tarafta Erdoğan, Sünni bir iktidar
oluşturmuş. Alevilerin ibadet alanlarına dahi saldırıyor. Diğer taraftan
Cumhuriyet için mücadele verdiğini söyleyen CHP var. Bugün CHP Akşener
ile ittifak halinde. Meral Akşener’in sadece Kürtlerin değil Alevilerin
düşmanı olduğu açık. Saadet Partisi’ni düşünelim. Bu parti Sivas’ta 37
canı yaktı. Bu partiyi bugün temsil eden kişi o zamanda bizzat olay
yerindeydi. Şimdi Alevilerin CHP’ye vereceği oy bu iki partiye gidecek.
Bu şu anlama geliyor, oylarını kendi katiline veriyorsun. 37 canın
yakılmasına oy vereceksin anlamını taşıyor. Bu partiler ‘Siz Sünni
olacaksınız, yoksa yakılmayı hak ediyorsunuz’ diyen partiler. Bütün
bunları Alevilerin göz önünde bulundurması gerekiyor.
Alevilerin, Êzîdîlerin, Süryanilerin ve tüm toplumsal
kesimleri hayal ettikleri dünya ve hayatı bugüne kadar yaşayamadılar. Bu
anlamda HDP bütün bu halkların hayallerinin birleştiği noktadır. Tıpkı
bugün Rojava devrimi gibi. Kürtlerden çıkıp, evrensel bir devrim halini
aldıysa, HDP etrafında kenetlenme de böylesi bir ruhla olabilir. Bu
bakış açısıyla yaklaşılır ise çok önemli bir sonuç alınabileceğini
biliyorum ve inanıyorum. Seçime dönük kaygı ve sonuçlar düşünüldüğünde
birçok olasılık düşünülebilir. Bu nedenle seçim için Selahattin
Demirtaş ve HDP etrafında kenetlenerek, Avrupa’daki seçmen 7-19 Haziran
tarihleri arasında oyunu kullanmalı. Seçimin birinci turu için temel
hedef bu olmalı. İkinci tur için ise bütün bileşimler o gün bir araya
gelip demokrasi ve özgürlükler mücadelesinin yararına bir karar
verebilir. Bu bugünün tartışması değil.
Yorumlar
Yorum Gönder